Vitrinde edebiyat var
Sosyal medyada 21 günde 21 kitap okuduğunu söyleyen bir kullanıcının paylaşımı, geçtiğimiz hafta sosyal medya platformlarında uzun bir tartışmanın fitilini ateşledi. “Gerçek mi, değil mi?” soruları birbirini kovalarken listede yer alan “Postane Günlükleri” kitabı hakkında yaptığı paylaşım da, “Okumadan mı yorum yaptı?” tepkileriyle tartışmayı büyüttü. Oysa asıl mesele milyonlarca kullanıcıdan herhangi birinin kitap okuma dürüstlüğü değil, okuma eyleminin bugün nasıl bir gösteriye dönüştüğü. Çünkü artık sadece okumuyoruz, okuduğumuzu da kanıtlamamız gerekiyor. Beğeniler, story’ler, listeler, aylık ‘reading wrap-up’lar…
‘Yetişememe kaygısı’
Paylaşılan listede de yer alan “Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum” kitabındaki “Ne zaman biri benimle bir deneyimini paylaşsa kendimi yalan atarken ve aynı şeyin benim de başımdan geçtiği söylerken buluyordum” cümlesi, kendini sürekli, ‘ilgili’, ‘okumuş’ göstermek isteyen ama tükenen bireylerin ortak kaygısı. Başka bir yabancılaşma örneğini yine listede yer alan Norveçli yazar Vigdis Hjorth’un “Postane Günlükleri” adlı romanında görüyoruz. Hjorth, ‘modern yaşamın’ griliğini, bitmek bilmeyen iş rutinleri içinde kendine bile yabancılaşmış bir karakterin hikâyesiyle resmediyor. Ama mesele ‘modern hayat’ın kendisi değil, o hayatı biçimlendiren, sürekli daha fazlasını tüketmemizi isteyen sistem. Okumak bile bir yarışa dönüştürülüyor hatta çoğu kişi, bir kitabı okurken bile bir sonraki kitabı, bir sonraki paylaşımı düşünüyor. Bugün booktuber, bookstagrammer ya da bookfluencer diye adlandırılan yeni bir alan var. Kimisi geçimini sağlıyor, kimisi bunu gönüllü bir paylaşım alanına dönüştürüyor. Fakat ne olursa olsun, bu hız ve üretim baskısı okuma kültürünü de şekillendiriyor. Çünkü sistem elinin değdiği her şeyi dönüştürüyor, her şey ‘satılabilir’ ve ‘tüketilebilir’ hâle gelirken okuma eylemi de bundan payını alıyor tabii. Elbette kitap paylaşmak kötü değil, aksine birçok genç için özendirici bir etki yaratıyor. Ancak bir yandan da bu görünürlük, beraberinde ‘yetişememe kaygısını’ getiriyor. Sosyal medya çağında herkesin bir yerlere, bir şeylere yetişmeye çalıştığı bir dünyadayız. Bitmeyen yapılacaklar listesi, okunacak kitaplar, izlenecek filmler, dinlenecek podcastler… Ve bütün bunlar olurken hiçbirine tam olarak odaklanamıyoruz. Son yıllarda yapılan araştırmalar, bu yetişememe kaygısının insanlığın geniş kesimlerine ait bir sorun olduğunu gösteriyor. ‘Gelişmeleri Kaçırma Korkusu’ oranı, 2024 verilerine göre genç yetişkinlerde yüzde 60’lara kadar çıkmış durumda. Sosyal medya kullanıcı sayısı 58 milyonun üzerine çıkan ülkemizde ise uzmanlara göre kullanıcıların yüzde 80’i sosyal medyadan kaynaklanan geri kalma korkusu yaşıyor.
“Okumak ‘slow’ hareketinin bir parçası”
■ Asuman Kafaoğlu Büke – Edebiyat eleştirmeni
Cici ‘influencer’ların gözdesi romanlar, kış aylarında köpüklü-tarçınlı capuccino’ların yanında, yaz geldiğinde de plaj terlikleriyle kumların üzerinde boy gösteriyorlar. Sayfalar özellikle mi eskitiliyor, köşeleri kıvrılmış olması okunmuş oldukları hissini mi veriyor bilmiyorum ama kitap görsel bir prestij objesi oldu gençler için. Aslında kitapların her yere, her ortama, herkesin eline yakıştığını düşünürüm. Sosyal medyadaki resimleri de çoğunlukla çekici buluyorum ama göstermelik olmanın ötesine geçiyorlar mı merak ediyorum. Çoğunlukla resimlerin altında birkaç emoji ve “ba-yıl-dım”dan başka bilgi olmuyor.
Hayatım çok çok çok kitap okumayla geçti. Düzenli eleştiri yazdığım yıllar boyunca yayınevlerinden her hafta yaklaşık 20 kitap gelirdi eve. Kitap fuarı zamanı bu sayı artardı. Buna rağmen ben hep ağır okumadan yana oldum. Romanları aceleye getirmeden, keyfine varmak için okumanın, eşsiz bir deneyim olduğunu düşünürüm hep. Aynı ‘ağır yemek’ gibi dünyada yaygınlaşan ‘slow’ hareketinin bir parçası benim için okumak. Hayatı yavaşlatmak, ağırlaştırmak, insanları seyreltmekle daha yaratıcı bir yaşam sürüldüğü inancım yerleşti son yıllarda.
“Paylaşımlar olumlu etkiliyor”
■ Erkan Aktuğ – Sanatatak
Kendim çok fazla paylaşım yapmasam da bir sanat gazetecisi olarak işim gereği sosyal medyayı düzenli takip ediyorum, çok da faydalanıyorum. Sadece kitap değil, film ve dizilerle ilgili de. İnsanların içten, gerçek duygularını yansıtan yorumlarla, son derece zengin içeriklerle karşılaşıyorum. Bu durum kitaplarla ya da film ve dizilerle kurduğum ilişkiyi hayli olumlu etkiliyor: Daha çok ve iyi kitaplar okuyorum, daha çok ve iyi diziler, filmler seyrediyorum. Burada önemli olan kimi takip ettiğimiz. Kendi adıma, yaptığı paylaşımlara bakıp kendime yakın bulduğum hesapları takip ediyorum ve inanılmaz mutluyum bundan. Zira çok çok yetenekli isimler var aralarında. Hangi paylaşımın içten, hangi paylaşımın gösteriş ya da para için yapıldığını anlayabiliyorum kendimce. Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor.



