CHP Krizinde Meşruiyet Savaşları: Mühür, Meydan ve Sarmal**

CHP Krizinde Meşruiyet Savaşları: Mühür, Meydan ve Sarmal**

**
Kemal Kılıçdaroğlu’nun hukuki olarak partideki pozisyonunu yeniden kazanmasının ardından Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içindeki durum, klasik bir parti içi rekabetin ötesine geçti. Artık sahada, birbirine rakip iki meşruiyet kaynağı bulunuyor. Partinin hukuki meşruiyeti bir tarafta, örgütsel enerji ve seçmen duyarlılığı ise tamamen farklı noktalarda yoğunlaşıyor. Bu durum, partinin yapısının iki ayrı parçaya ayrılmasına neden oldu: Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki çatı ile Özgür Özel’in temsil ettiği taban farklı yönlere savrulmuş durumda. Bir siyasi partinin varlığını sürdürebilmesi, yalnızca bu iki unsuru bir araya getirebildiği noktada mümkün.

Bugün yaşanan kriz, bu ayrışmanın bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Kılıçdaroğlu, hukuki bir temele dayanarak partiye geri dönmüş gibi görünse de, girdiği kapının arkasında aynı yapıyı bulmak zor. Zira partiler sadece fiziksel varlıklar, mühürler ve yönetmeliklerden ibaret değildir; aynı zamanda hafıza, aidiyet duygusu, öfke, sadakat ve gelecek beklentileriyle şekillenir. Özgür Özel hukuken görevden alınmış olsa da, siyasal anlamda etkisi devam ediyor. Bu durum, onu mağdur bir figür haline getirerek etrafındaki destekleyici kitleyi daha da güçlendiriyor. Mağduriyet, Türkiye siyasetinde yalnızca bir savunma mekanizması değil, aynı zamanda kuvvetli bir mobilizasyon aracı olarak işlev görüyor. Bir siyasetçinin yetkileri alınabilir; ancak çevresindeki destekçi kalabalık dağılmadığı sürece sorun çözülmüş sayılmaz.

Bu nedenle, CHP’de iki ayrı merkez oluşmuş durumda. Biri resmi, diğeri ise fiili merkez. Resmi merkez hukuki zemin üzerinden hareket ederken, fiili merkez siyasi enerji üzerine kurulu. Bir taraf “yetki bende” derken, diğer taraf “irade bende” diyor. Bu iki durumun bir arada var olması, yönetilmesi neredeyse imkansız bir krizi doğuruyor.

Kurultay meselesi, bu ayrışmanın en belirgin kırılma noktası. Zira kurultay, yalnızca bir seçim aracı değil, partinin yeniden meşrulaşma ritüeli ve hukuki bir zorunluluk olarak öne çıkıyor. Modern siyasi partilerde kurultay, sadece genel başkan seçmekle kalmaz; aynı zamanda kimin parti adına konuşabileceğini, geçmişi temsil edenleri ve geleceğe dair görüş bildirme yetkisini de belirler. Özgür Özel’in hızlı kurultay talebi, mevcut örgütsel destek ve taban enerjisi ile bağlantılı. Hızlı bir kurultay, onun için “ben hâlâ buradayım” mesajını vermenin resmi bir yolu olurken, Kılıçdaroğlu için durum daha karmaşık. Onun pozisyonu, hukuki temele dayandığı için önceliği hızlı bir siyasi onay değil, kontrollü bir kurumsal zemin oluşturmak olacaktır.

Bu noktada asıl soru, “kurultay kim tarafından çağrılacak?” ve “hangi delegeler geçerli sayılacak?” gibi sorular oluyor. Kurultay, partiyi rahatlatabilir mi, yoksa yeni bir iptal tartışmasının başlangıcı mı olacak? CHP’nin kurultay meselesi, yalnızca takvim tartışmalarının ötesinde, kimin parti adına söz söyleme hakkına sahip olduğu sorusuyla iç içe geçiyor.

İkinci bir mesele ise arınma meselesi. Kılıçdaroğlu’nun kullandığı dil giderek sertleşiyor; “haram para” gibi ifadelerle rüşvet, casusluk ve yolsuzluk suçlamaları, iç mücadeleyi sıradan bir yönetim tartışmasının dışına taşıyor. Bu, “kim yönetecek?” sorusundan “kim temiz, kim kirli?” sorusuna dönüşüyor. Ancak arınma fikri iki yönlü bir kavramdır. Bir taraftan ahlaki bir yenilenme çağrısını temsil ederken, diğer taraftan tasfiye olasılığını da barındırıyor. Bu durum, CHP için siyasi bir savaş alanına dönüşme potansiyeli taşıyor.

Author: Tolga Arslan